Nietzsche ve İnsan

Perspektivizm

Bilmek, "kendinle bir şey arasında bağ kurmak" demektir: kendimizi bir şeyle bağlanmış duymak ve aynı şekilde bizim o şeyi bağlamamız demektir. Bilmek, nasıl olursa olsun, bir tespit etme, bir işaretleme, bağlarına farkına varmaktır. (Özlerin, şeylerin, "kendi başına"ların bir temellendirmesi değildir. — Nietzsche, Güç İstenci

Ege

Felsefi bilgi, dünyayı anlamlandırmayı sağlayan bir anlamlandırma aracı ile kurulan bağdır. Felsefi bilgi dünyayı (bir veya birkaç açıdan) görmeyi sağlayan bir gözlüktür. Kişinin gözlüğü sahiden takıp dünyaya bakmasını gerektirir. Bu gözlüğe dair nesnel bilgi felsefi bilgi yerine geçemez.

Bilgi demeye layık her şey, sayılabilen, tartılabilen, ölçülebilen şeylerin alanıyla ilgilidir, niceliklerle ilgilidir: oysa tersine, bütün değer duygularımız (yani bizim olan tüm duymalar) doğrudan doğruya niteliklerle ilgilidir; yani bizim "hakikatler"imizle, yalnız bizim olan perspektifli "hakikatler"le, sonuna kadar "bilinemeyecek hakikatler"le ilgilidir. — Nietzsche, Güç İstenci

Nietzsche'nin perspektivizmi, insanın realitesini anlamlandırma ve değerlendirmedeki sınırlılık, "belli bir açı"nın kaçınılmazlığı, "bilgi ile hatanın iç içe oluşu"dur. Dünya çeşitli şekillerde yorumlanabilir ama arkasında bir anlam saklamaz. "Metafizik hakikat" diye bir şey yoktur, sürekli olarak değişen şeyleri kavramaya çalışan "hakikatler", bilgi vardır.

Hakikat, "yeni bir şey söyleninceye kadar bir kabul"dür demek, insan problemlerinin ve sayıya çevirilemeyen meselelerin hep yeniden ele alınabileceği, onlarla ilgili hep yeni doğru bir şeyin söylenebileceği demektir.

Kendi başına belli bir olay yoktur; belli bir olayın olabilmesi için, her defasında ona bir anlam yüklenmesi gerekir. — Nietzsche, Güç İstenci

Görünüş dünyası, hep bir değerlendirme ile birlikte kavranılan bu insan dünyası, realite, insanın bir başarısıdır, tek tek insan başarılarının bütünüdür.

Ebedi dönüş

"Ebedi dönüş" düşüncesinin kilit noktası, bir bütün olarak dünyanın oluş halinde olduğunu, bu oluşun ise hedefsiz bir oluş olduğunu görmektir.

Dünya vardır; olmakta olan, geçip giden bir şey değildir; ya da daha doğrusu: olmaktadır, geçip gitmektedir, ama olmaya hiç başlamamıştır ve geçip gitmesi hiç son bulmamıştır —her iki durumda da korunup devam eder... Kendi kendisinden yaşar: onun besisi, onun dışarıya attığı şeylerdir. — Nietzsche, Güç İstenci

Nihilist, dünyanın olduğu gibi olmaması gerektiğini düşünen ve olması gerektiği gibi bir dünyanın var olmadığını düşünen insandır. — Nietzsche, Güç İstenci

Bir insan her şeye rağmen yaşamaya karar verirse, hep var olmaya insanı çağıran Apollon'la, insanı hep yok olmaya iten Dionysos'un çatışması bir barışmayla bir an için durur: ve bir trajik kişi, realiteyi yeniden değerlendirmeye -yaratmaya- başlar.

Ege

Apollon vs Dionysos ~= eros vs thanatos?

Avrupa

Birkaç savaşçı yüzyılın, tarihte benzerleri olmayan yüzyılların şimdi ardarda gelmelerinin gerekliliğini; kısaca savaşın klasik çağına, alimlerin ve aynı zamanda halkların büyük çaptaki (araçlar, yetiler, disiplin bakımından büyük çaptaki) savaşlarının çağına girmiş olmamızı (milletlerarası "kardeşlik"ten ve çiçeklenmiş genel bir gönül alışverişinden meydana gelen Fransız ihtilaline değil), Napoleon'a borçluyuz. Bu çağa bütün gelecek yüzyıllar, bir mükemmellik parçası olarak kıskançlıkla, korku ve saygıyla dönüp dönüp bakacak —çünkü savaşın bu çekici parıltısından gelişmiş olan milliyetçi akımlar, Napoleon'a karşı bir tepkidir ancak; Napoleon'suz ortaya çıkmayacaktı. — Nietzsche, Şen Bilim

Nietzsche'nin işaret ettiği Avrupa birliği, sosyal ve ekonomik bir birliğe dayanan bir kültür birliği, bir başarılar seviyesinin birliğidir. Bu birliği Avrupalı yaratıcı bilim adamları, sanatçılar, filozoflar, Avrupa ve dünya çapında başarıları olan insanlar kuracak ve Avrupalı kişiler olarak Avrupa'ya —ve insana, yeryüzü kültürüne— yön verecektir. Sürü ise, hep sürü, moralli sürü, "iyiye ve kötüye" inanan, rahatı seven, yaratıcı insanların yolunu tıkamak isteyen sürü olacak ve kültürün temelini, temel tabakasını meydana getirecektir: ona varlık hakkını kazandıran tek şey, işte onun bu tek görevidir.

Geleceğin Avrupalısının genel görünüşü: kendisi en zeki köle hayvanı, çok çalışkan, aslında pek iddiasız, aşırı derecede meraklı, çok bölümlü, kendisine fazla yumuşak davranılmış, istemesi zayıf, duygu ve zekada kosmopolit bir karmaşıklık.

Nietzsche'nin istediği şey, insanı ayakta tutan ve ona değerini kazandıran, geleceğe yön veren, hedef koyan trajik kişilerin ortaya çıkışını tesadüfün elinden alıp insanlara hedef olarak koymak, yeryüzü kültürünün hedefi yapmak; işaret ettiği şeyse, eski Yunan trajik çağının ve Renaissance'ın bir devamı olarak yeni bir trajik çağın gelişidir: 20. ya da 21. yüzyılda...

Sürü

Nietzsche'nin dilinde "sürü", aralarında belirli bir ahlakla bağlı bir grup demektir: belirli bir grup olarak ayakta durmasını ve kendini o grup olarak sürdürmesini sağlayan bir ahlakla bağlı bir grup. Böyle gruplar "aile birlikleri, cemaatler, soy birlikleri, devletler, milletler, kiliseler" vb. olabilir. Böyle gruplar için ahlak, bir araç olduğu halde, baş değer olarak gösterilir.

Nietzsche çağının Avrupa'sında en göze çarpan oluşlardan biri, iki sürü ahlakının birbiriyle çatışması ve bir "değerin" —dinin— ön planda görünen yerini, başka bir "değer"e —bilime— bırakmasını sağlama çabasıdır.

Kültür

Kültürün en parlak anları, moralin diliyle söylenirse, hep ahlakın bozuk olduğu çağlardır; tersine de, insanı isteyerek ve zorla ehlilleştiren ("uygarlaştıran") çağlar, düşünen, cesur insanlar için dayanılmaz çağlar oldu. Uygarlık, kültürün istediğinden başka bir şey ister: belki de zıt bir şeyi... — Nietzsche, Güç İstenci

Bir kültürde ağır basan, ön plana getirilen —Nietzsche'nin terminolojisindeki anlamıyla— "değer"e göre Nietzsche, tarih boyunca üç kültür ayırır:

  1. Gerçek karşısında dayanamayan, gerçekten kaçan, yaşayabilmek için gerçeği değiştirenlerin yaptığı değerlendirmelere —böyle bir ahlaka— dayanan asketik kültürler,
  2. "insan aklı"nın ve "bilim"in sınırsız gücüne kayıtsız şartsız inananların yaptıkları değerlendirmelere dayanan sokratik kültürler,
  3. bilmenin, bilimin sınırsız gücüne inanmasalar da, kendilerinin bir varolma koşulu olarak bilmek zorunda olan insanların ortaya koyduğu trajik kültür.

Modern Çağ

Modern dünyamız baştanbaşa İskenderiye kültürünün ağına düşmüştür; onun ideali, bilginin en yüksek güçleriyle donatılmış, bilimin hizmetinde çalışan, ilk atası da Sokrates olan teorik insandır. — Nietzsche, Trajedinin Doğuşu

Modern kültürün ideal insan tipine örnek olarak Goethe'nin Faust'unu verir: "kitap tozundan ve baskı yanlışlarından kör olmuş kütüphaneci ve düzeltici". Bir diğer ana tip ise Rousseau'nun oluşturduğu tiptir: "yüksekten bakan kastlardan zorlanmış, amansız zenginlikten ezilmiş, rahipler tarafından ve fena eğitimden bozulmuş, geleneğin gülünç alışkanlıklarından dolayı kendi kendisinden utanan insan".

Modern insanın belli başlı erdemleri şunlardır:

Ahlakın tarihinde ortaya konan şey, bir güç istencidir: bu istenç ile köleler ve ezilmişler, gelişmemiş olanlar kendileri için uygun olan değer yargılarını geçerli kılmaya çabalarlar. — Nietzsche, Güç İstenci

  1. soylu olmayan en üstün olandır. ("sıradan insan"ın itirazı)
  2. doğal olana karşı olan en üstün olandır (zavallıların, nasibi kıt olanların itirazı)
  3. birörnek olan en üstün olandır (sürünün, "orta insanlar"ın itirazı)

Çağın karakteristiklerinden biri de, moda olan "ara yaratıklar"dır. Bu "ara yaratıklar"dan biri "ara insan" (söz gelişi yarı teolog, yarı filozof, yarı bilim adamı); başka biri "aracı" (söz gelişi eleştirmen, tüccar); başka biri de "temsilci" (söz gelişi halkın temsilcisi, kültürün temsilcisi)dir.

Çöküntü çağında "kültürlü olmanın ancak rolü oynanır; kültürlü insan yoktur."

Çökmüş "modern insan"ın özellikleri arasında kayıtsız şartsız söz dinleme, mekanik etkinlik, hemen karar vermeyi ve bir şey yapmayı gerektirebilecek şeylerden ve insanlardan uzak durma, pasiflik yer alır. Etkinlik gibi görünen her şey ancak tepki göstermedir. Bu tepkiyi ise, kendi ahlakının değer yargılarına aykırı düşenlere gösterir ancak. Pasif olduğu kadar kurnazdır da. O "çarpık ruhludur; düşünmesi saklı köşeleri, dolambaçlı yolları sever; ... susmakta, unutmamakta ustadır."

Bir hedef ver merkezden yoksun olan eğitim, "historik eğitim" olarak yapılmaktadır. Eğitimden beklenen, eğitilen insanı elden geldiği kadar çabuk "dolaşan ansiklopedi" yapmaktır. Yetiştirilmek istenen insansa, gündelikle çalışan gazeteci tipidir.

Ege

Nietzsche'nin eğitim hakkındaki düşüncelerini Stirner'ın "Eğitimimizin Yanlış İlkesi ya da Hümanizm ve Realizm" makalesiyle karşılaştırmak gerek.

Sonunda modern insan, masaldaki gibi, arada sırada düzenli olarak bedeninde boğuk bir ses çıkaran biri sürü sindirilemeyen bilgi taşlarını kendisiyle birlikte dolaştırır. Bu boğuk ses çıkarma, modern insanın ana özelliğini ele verir: bu da, dışı olmayan bir için, içi olmayan bir dışın garip zıtlığıdır. — Nietzsche, Zamana Aykırı Düşünceler

"Modern insan" gibi "modern bilimci"nin de sindirme gücü olmadığı gibi, yaratıcılığı da yoktur. O, ancak dışarıdan gelen uyarıcılara cevap verir; yani ancak başkalarının yaptıklarıyla uğraşır: o, "tarihçi", "eleştirmen", "analitikçi", "yorumcu", "gözlemci", "kolleksiyoncu", "okuyucu"dur. Bütün "modern bilim", böyle reaktif dehaların ürünüdür.

Bilgi teorisinin felsefede ağırlık merkezi oluşturmasının nedeni —ki bu arzu Descartes ile başlamıştır—, çağın kutsal arzusu olan metafiziğe karşı olma isteğidir. Bilgi teorisinde şüphecilik olarak yeni felsefe, kapalı ya da açık olarak Hristiyan dinine karşıdır; ama hiç de dine karşı değildir: çünkü yarı teolog olan idealistler, Tanrının ve "hakiki dünya"nın yerine başka, bunlara benzer bir şeyi koydular (söz gelişi Geist vs.)

Ege

Her sanat, her felsefe gelişen, didinen hayatın hizmetinde bir kurtuluş ve yardım aracı olarak görülebilir: gerek sanat, gerek felsefe acı çekmeyi ve acı çeken insanı şart koşarlar hep. Ama iki türlü acı çeken insan vardır: bir yandan, hayatın dopdoluluğundan acı çekenler, dionizik bir sanat isteyenler ve hayatı trajik bir şekilde gören ve kavrayanlar, diğer yandansa, hayatın yoksullaşmasından acı çekenler; sanatla ve bilgiyle dinlenmeyi, dinginliği, dümdüz denizi, kendilerinden kurtulmayı arayanlar; ya da kendilerinden geçmeyi, gerilip uyuşmayı, duyuların körleşmesini, deliliği arayanlar vardır. — Nietzsche, Şen Bilim

Romantizm ikinci durumu istemedir. Sanatta yumuşaklığı, barışı, acıyı ölümsüzleştirmeyi isteme: nasibi kıt insanların, acılarını şeylere, doğaya yansıtmak, herşeye acının damgasını basmak istemeleridir romantizm.

Bilgide romantizm ise, mantıklı olanı istemek olarak görülür. Mantıklılık, bir çeşit problemsizliktir; problematik olanın karşısında bir kaçma yoludur.

Bu çöküntü çağında sanatın ödevi: "budalalaştırmak veya kendinden geçirmek! Uyuşturmak veya sağırlaştırmak!... Modern insana suçsuzluğa geri dönmede değil, suç duygusundan kaçmada yardım etmek"tir.

Modern çağda, Avrupa'da "millet" denen şey, bir res nata (doğal olarak doğmuş şey) olmaktan çok, bir res facta (meydana getirilmiş şey)dir. Yeni yeni türemiş milletler, ırk birliğine dayanmıyorsa da, birbirine karşı düşmanca çıkışlar yapmakta, birbirleriyle çatışmaktadır. Bu yapmacık milliyetçilik "modern toplum"un bir ideali olmuştur.

Milliyetçilik deliliğinin Avrupa milletleri arasında yaratmış olduğu, şimdi de yarattığı hastalıklı yabancılaşma yüzünden; bu deliliğin yardımıyla başta bulunan ve güttükleri ayırıcı siyasetin, kaçınılmazcasına ancak bir kulis politikası olabileceğini göremeyen, görüşü kıt, eli tez politikacılar yüzünden; bütün bunlar ve bugün büsbütün dile getirilemeyecek şeyler yüzünden, Avrupa'nın bir olmak istediğini gösteren en açık belirtiler şimdi gözden kaçıyor, ya da rastgele ve yalan yanlış yorumlanıyor. — Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde

Bu yapmacık milliyetçilik, daha önce yapmacık katolikliğin olduğu kadar tehlikelidir; çünkü bu milliyetçilik, özünde azlardan çoklara kabul ettirilen bir durum, bir kuşatma durumudur; gözde kalabilmesi için kurnazlığa, yalana ve zora ihtiyaç gösterir. Denildiği gibi çokların (halkın) çıkarı değil, her şeyden önce bazı prens soylarının, sonra da bazı ticaret ve toplum sınıflarının çıkarıdır bu milliyetçiliği güden. — Nietzsche, İnsanca, Pek İnsanca

Nietzsche'ye göre Avrupa nihilizminin tarihinde dört dönemden söz edilebilir:

  1. "bulanık dönem": çaba, eskiyi korumak, yeni olana kapıyı kapalı tutmaktır;
  2. "açıklık dönemi": eski değerlendirme tarzının yaşama düşman olduğunun farkına varan, ama yeni bir değerlendirme yapamayan çöküntü dönemi: bu Nietzsche'nin içinde yetiştiği çağdır;
  3. "üç büyük duygunun dönemi" —hor görme, acıma ve yıkma çağı—: karamsarlığın yayılmaya başladığı çağ: bu Nietzsche'nin çağıdır;
  4. "felaket dönemi": insanları süzgeçten geçiren, zayıfları olduğu kadar güçlü kişileri de kararlar almaya zorlayacak çağ.

Üç büyük duygunun çağı hakkında Nietzsche şöyle diyor:

Dağılma ve güvensizlik bu çağa özgüdür: hiçbir şey emin ayaklar üzerinde durmuyor, hiçbir şey kendine ciddi bir şekilde inanmıyor: insan yarın için yaşıyor, çünkü öbür gün şüpheli. — Nietzsche, Güç İstenci

Ege

Nietzsche, postmodern bir filozof mudur?

  • if Schopenhauer is the godfather of Nihilism, Nietzsche is the godfather of Postmodernism (Location 7260)

Küçük politikanın zamanı geçmiştir: önümüzdeki yüzyıl bile [20. yüzyıl], yeryüzüne hakim olma amacını güden çabayı gerektiriyor —büyük politika yapmak için zorlamayı. — Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde

Ege

Hitler'in Nietzsche'den etkilenmesine şaşmamak gerek.

Önümüzdeki "felaket dönemi"ni aşabilmek için —nihilizmi sonuna kadar yaşayıp aşabilmek için— insanı ayakta tutan, ona değerini kazandıran, geleceğe yön veren, insanlığa hedef koyan trajik kişilerin —üstinsanların— yetiştirilmesini eğitimin amacı olarak koymak gerekiyor. Nietzsche'nin insanlığa hedef olarak koymak istediği budur.

Bizim Çağımız: Kuçuradi'nin 1980'leri Nietzsche'nin çağıyla karşılaştırması

Gariptir ki, "kültür" 1980'lerde de insanlığın dünya düzeyinde belli başı bir-iki tartışma konusundan ve çağca girilmiş bir çıkmak için önerilen yollardandır. Ve daha da gariptir ki, bu önerilen yollardan biri, Nietzsche'nin hesaplaştığı kültüre farklı nedenlerden bir tepki olarak ortaya çıkan bir kültürler kültü olarak —bir kültürcülük olarak— karşımıza çıkıyor.

Çağımız kültürü denebilecek kültürün en belirgin özelliği insanın yüzünün unutulmuş olmasıdır.

Ege

Bunun doğal bir sonucu, kişilerin yüzlerinin silinmesi, Nietzsche'nin deyimiyle bir "sıfırlar toplamı" sayılması; diğer zincirleme sonucu da, daha önce 19. yüzyılda teorik olarak türetilmiş bir ilkenin —"her şey yapılabilir" ilkesinin— eylemleri belirleyen en yaygın ilke olmasıdır.

Ne var ki, kişileri bir "sıfırlar toplamı" sayanlardan bir kısmı, kendilerini de bu toplama katmakta; bir kısmı ise kendilerini ve kendi gibi saydıklarını, bu toplamın dışında tutmaktadırlar.

Tarihsel gerçeklik, meydana getirilen bir gerçekliktir; farklı şekillerde yönlendirilebilir. Ancak seçilen yönlendirme yolunun, insan için değerini de soruşturmak gerekir. Kendilerini "sıfırlar toplamı"nın dışında tutanlarda ise böyle bir kaygı pek görünmüyor.

Bugün kendilerini "sıfırlar toplamı"na katanların da reddetmek istedikleri ve başkaldırdıkları şey, yine "çağdaş kültür"dür. Dünyamız insanlarının küçük bir azınlığına rahat bir yaşam sağlamış, ama dünyamızda sayısı korkunç bir hızla artan insanların çoğunluğunun yaşamını pek rahatlamamış bir kültüre; aya gitmeyi sağlamış, ama nükleer silahları da yaratmış bir kültüre başkaldırmadır.

Bu başakaldırma kendi durumlarına dayanamayanların, ama bu durumun değiştiğini göreceğinden umutlarını yitirenlerin başkaldırmasıdır —dolayısıyla öldürmeyi, ama ölmeyi de göze alanların.

Ege

Baudrillard'nın ölümü geliyor akla:

passage feom Jean Baudrillard’s symbolic exchange and death: the game of death unmasks system's own function of death

Hannah Arendt'in 1960'larda dikkati çektiği şu nokta genellikle bugün de gözden kaçıyor:

Sıkıntı şudur ki, hemen hemen her aksiyom, tutarlı türetimler yapmaya elverişli görünüyor ve bu, öyle bir dereceye varıyor ki, sanki insanlar, benimseyebilecekleri herhangi bir hipotezi, bu ne olursa olsun, ispat edebilecek durumda imiş gibi görünüyor; bu durum, hepsi olgular tarafından aynı derecede iyi desteklenen tarihin global yorumlarında olduğu gibi yalnızca saf düşünsel konstruksüyonlar alanında değil, aynı zamanda doğa bilimlerinde de karşımıza çıkıyor.

Totaliter sistemler, eylemin, herhangi bir hipoteze dayandırılabileceğini ve tutarlı bir şekilde yönlendirilen eylem sürecinde o belirli hipotezin doğru çıkacağını, olgusal gerçeklik olacağını kanıtlamak eğilimindedirler. Tutarlı eylemin temelinde bulunan kabul, istediği kadar delice olsun, sonunda, hep, olgular meydana getirecektir; ki bu olgular o zaman "objektif" olarak doğrudurlar. Başlangıçta yalnızca bir hipotez olan —gerçek olgular tarafından ispat edilecek ya da yanlışlanacak bir hipotez olan— bir şey, tutarlı eylem sürecinde, hiç yanlışlanmayacak olan bir olguya dönüşecektir hep. Başka bir deyişle, kendinden hareket edilerek türetim yapılan aksiyomun —geleneksel metafizik ve mantığın farzettiği gibi— kendiliğinden apaçık olan bir hakikat olması gerekmez; eylemin başladığı anda, objektif dünyada verilmiş olan olgulara uyması gerekmiyor; eylem süreci, tutarlı olduğu takdirde, kabulün aksiyom olduğu ve apaçık görüldüğü bir dünya yaratacaktır.

Ege

Arendt'in bu sözleri İmamoğlu davası hakkında beni baya endişelendirdi.

Dünyanın ikili yitirilişi —doğanın yitirilişi ve tarihi de kapsayan insan ürününün yitirilişi— arkasında, insanları aynı zamanda birleştiren ve ayıran ortak bir dünyası olmayan bir insan toplumu bırakmıştır. Bu insanlar, ya umutsuz bir yalnızlık içinde ayrı ayrı yaşıyor, ya da birlikte bir kitle olarak sıkıştırılmış hale getiriliyor. Çünkü kitle toplumu, hala birbiriyle ilişki içinde olan, ama hepsi için ortak olan bir dünyayı yitirmiş insanlar arasında otomatik olarak kurulan bir tür organize yaşamdan öte bir şey değildir.

Ne var ki, garip olan —problem yaratan— her şeyin olanaklı görülmesi değil, her şeyin aynı anda olanaklı görülmesidir. Değer bilgisi ölçüt kullanılmadığı takdirde, aynı anda olanaklı görünen her bir şey, aynı zamanda olanaksız görülüyor demektir: sonuçta "olanaklı", en kuvvetlinin gerçekliştirdiği olur.

Kültür sorunuyla ilgili olarak dünyaya —mevcut duruma— baktığımızda, şu olgu açığa çıkıyor: "gelişmiş" ve "gelişmekte olan" ülkelerin insanlarının, şu anda en fazla duyuyor göründükleri ihtiyaçlar farklı olmakla birlikte; bu ihtiyaçları karşılamak için düşündükleri yolların ikisi de aynı şeye başkaldırma olarak görünüyor: çağdaş kültüre bir başkaldırma.